Toplumsal Cinsiyet ve Sinema

Son zamanlarda karşımıza sıkça çıkan film analizini toplumsal cinsiyet açısından ele alırsak, cinsiyet rollerinin bizi nasıl bir kalıba soktuğunu fark edebiliriz. Bu rollerin özellikle kadın üzerinde birçok psikolojik sorunlara sebep olduğu bir gerçektir. Bu bağlamda bireyi ve toplumu temsil eden filmlerin ruh sağlığımızı etkilediği de yadsınamaz. 

Toplumsal cinsiyet kavramı, kadın ya da erkek olmanın biyolojik yönünü ifade eden kısmından farklı olarak, cinsiyeti toplumun yüklediği anlamlara ve beklentilere göre tanımlar. Toplumsal cinsiyet rollerine örnek olarak, kadınlara ev işi, çocuk bakımı gibi sorumlulukların yüklenerek kadını ev içine hapsetme; erkeklere ise evin geçimini sağlama, iş yaşamında aktif rol oynama gibi misyonları yükleyerek kamusal alanda erkeğin daha fazla söz sahibi olması şeklinde açıklanabilir. Bu tanımlamalar ve atfedilen roller toplumun çeşitli alanlarında karşımıza çıkar. Aile, ekonomi, hukuk, politika gibi çok çeşitli alanlarda kadına ve erkeğe atfedilen roller, toplumun onları görmek istediği şekilde tanımlar. Bu durum kadın ve erkek arasında fırsat eşitliğini engelleme ve kadının birçok alanda ikincil konumda kalmasına sebep olur. 

Toplumsal cinsiyet rollerinin atfedildiği alanlardan bir tanesi de bu rollerin sinemaya yansımasıdır. Stacy Smith’in Hollywood cinsiyetçiliğinden bahsettiği Ted konuşmasında bu durum çarpıcı verilerle açıklanmaktadır. Smith, sinemada kadının görünmez oluşunu ciddi bir sosyal mesele olarak görür. Çünkü filmler güçlü bir hikaye anlatıcısıdır ve bu hikaye anlatıcılığı bize toplumların neye değer verdiğini gösterir, mesaj/ ders verir ya da iyileştirir. Fakat herkes bu hikayelerin içinde yer almak için eşit fırsata sahip değildir. Filmlerde cinsiyet rolleri üzerine yapılan araştırmalarda kadınların bu hikayelerde siliniyor ya da ötekileştiriliyor olduğunu göstermektedir.

Amerika’ da 2007 ve 2015 yılları arasında 800 filmin incelendiği bir araştırmada, adı geçen her karakter cinsiyet, ırk, köken, LGBT veya engelli olup olmama bazında gruplara ayrılıyor. Ulaşılan sonuçlarda, filmlerde yer alan karakterlerin üçte birinden azının kızlar ya da kadınlar tarafından oynandığı, %48’inin siyahi karakter içermediği, %70’inde Asyalı kadın karakter olmadığı, %84’ünde engelli kadın karakteri olmadığı, %93’ün de ise lezbiyen, biseksüel veya trans kadın karaktere rastlanmadığı ortaya çıkmıştır. Bu durum toplumun yarısını oluşturan kadınların yeterince temsil edilmediğini göstermektedir ve Smith bu durumu ‘’görünmezlik salgını’’ olarak tanımlamaktadır. Ana karakterlere baktığımızda da bu durum devam etmektedir. Son bir yıl içindeki 100 filmden sadece 32 tanesi kadın başrol veya yardımcı role sahip olarak bulunmuştur. Tüm bu sayısal verilere ek olarak, kadınların filmlerde cinsellikle ön plana çıkma oralarının, çıplak ya da zayıf beden olarak yansıtılmalarının erkeklere göre üç kat daha yüksek olduğu görülmektedir. Hatta bazı animasyonlarda kadınlar o kadar zayıf gösteriliyor ki belleri üst kolları ile aynı ölçüde ve durum genelde kadınlarda olumsuz beden algısı oluşmasına ve kadının kendini nesneleştirmesine neden olmaktadır. 

Smith, ekranlara yansıtılan eşitsizliği iki nedenle açıklıyor: içerik oluşturucuların cinsiyeti yanlış yorumlaması ve izleyicinin cinsiyeti yanlış algılaması. Bu durumun değişmesi için de kadın yönetmenlerin artması gerektiği vurgulanıyor. Çünkü sayısal veriler gösteriyor ki kadın yönetmenler, ırk ve etnik açıdan az temsil edilen karakterlere ve kamera arkası rollerde kadına daha çok yer veriyor. Buna rağmen yapılan araştırmada, 800 filmin sadece %4.1’ ini kadın yönetmen tarafından yönetildiği görülüyor. Peki çözümün bir parçası olmasına rağmen neden kadın yönetmenler bu kadar az diye baktığımızda, hem kadın hem erkek iş verenlerin, yönetmen dedikleri zaman kafalarında canlanan kişi erkek oluyor. Liderlik özellikleri erkeksi olarak algılanıyor. Kadınlık algısı ile liderlik algısı iş verenlerin kafasında uyuşmuyor. İzleyicinin yanlış algısı da bu eşitsizliğe sebep olan bir diğer faktördür. Sinemaya giden kitlenin yüzde ellisi kadın olsa da kadınlar geçerli kazanç sağlanan bir hedef kitle olarak algılanmıyor. Bu durum hikayenin merkezine kadın konulduğu zaman erkek konulduğu zamandaki kadar yatırım getirmediği algısı anlamına geliyor. 

Smith Ted konuşmasında bu durumu düzeltmek için kolay ve somut çözümler ortaya koyuyor. Bunlardan ilki,  ‘’sadece 5 ekle’’ yöntemidir; her filme sadece 5 kadın karakter eklenirse 50 yılda cinsiyet eşitliği sağlanabilir. İkinci yöntem ise tanınmış kişilerin kontratlarında ‘’eşitlik ya da dahil olma’’ maddesi eklemeleridir; bu eklenen maddeler ile filmlere yaşadıkları dünyayı temsilinin bu hikayelere yansıtma fırsatı sağlanabilir. Üçüncü yöntem ise eğlence sektörünün Rooney kuralını benimsemesidir. Rooney kuralı, yeterince temsil edilmeyen grubun iş mülakatlarında özellikle yer almasıdır; böylece ayrıcalıklı işe alma durumu ortadan kalkacak ve kadın yönetmenlerle çalışma fırsatı artacaktır. Dördüncü çözüm ise seyircilerin içinde kadın ve onlarla alakalı daha çok filme yönelmeleri ve desteklemeleridir. 

Filmler izleyicilerin hayal dünyasına hakim olan bir alandır ve bu sebeple toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak için film sektörü inanılmaz bir güce sahiptir. Filmler bizleri değiştirebilir. Eğer bu görünmezlik salgınını ortadan kaldırır ve kadınları da kapsayan bir alan yaratırsak hem kadın hem erkek olarak bireysel veya toplumsal birçok sorunun önüne geçebiliriz.

Yazan: Uzm. Psk. Dan.& Psk. Begüm Ülker

Kaynak: Ted Talks- The data behind Hollywood’s sexism