Aşkta Sosyal Mesafe Olmaz

Aşk kelime anlamı ile ‘’ bir kimseye ya da bir şeye karşı duyulan aşırı sevgi ve bağlılık duygusu’’ olarak tanımlanıyor. Bu kelimenin anlamını daha derinden incelemek için ise aşkın nasıl oluştuğunu ve bizi nasıl etkilediğini ele almak gerekiyor. Öncelikle anne karnında temelleri atılmaya başlanan bağlanma stilimizin partner seçiminde dahi etkili olduğunu vurgulamak gerekir. Yeni doğan bir bebek sevgi ve ilgi görmeye, bakım vereniyle bağ geliştirmeye hazır halde dünyaya gelir. Yeteri kadar sevgi ve ilgi alırsa ‘’bu dünya güvenli bir yer ve ben sevilen biriyim’’ inancı gelişmeye başlar. Sevgi ve ilgi yeteri kadar bebeğe sunulmazsa ya da bu sevgi ve ilgi tutarlı değilse ‘’ güvende değilim, sevilmeye layık değilim’’ inancı gelişir. İlk bakım verenlerle geliştirdiğimiz bu benlik ve dünya algısı, büyüdükçe diğer ilişkilerle de gelişmeye devam eder. Tekrarlayan deneyimler ve çağırışımlar, bebeklikte atılan bu tohumu filizlendirir. İlişki seçimlerimizde de bu alışık olduğumuz tarzı yansıtan kişileri çekeriz. İşte bu yüzden, olumsuz deneyimlerimizde çoğu zaman hissettiğimiz o alışık olduğumuz duyguya maruz kalırız, seçtiğimiz partner ‘’bu döngüyü kıramıyorum, aynı duygular içinde sıkışıp kaldım’’ hissini bize verir. Ama unutmayalım bu döngüyü fark etmek de kırmak da mümkündür.

Bağlanma stilimiz ve erken yaştaki deneyimlerimiz aşkımızı ve ilişkilerimizi şekillendiriyor, peki aşık olduktan sonra neler oluyor? Aşk, insan için haz kaynağıdır ve bu durumun beyinde uyarılan bölgelerle, salgılanan hormonlarla ilişkili olduğu son zamanlarda yapılan araştırmalarla kanıtlanmıştır. Yapılan araştırmalarla birlikte, aşık olduğumuz zaman dopamin ve oksitosin hormonlarının salgılandığı bilinmektedir. Dopamin ödül sistemi olarak tanımlanır ve aşık olduğumuzda uyarılan bu ödül sistemi kokain kullanıldığı zaman da salgılanır. Yani, kişinin aşık olduğu kişiyle birlikteyken hissettiği yoğun coşku, kendini iyi hissetmesi bununla ilişkilidir. Ayrıca diğer bir durum olan oksitosin yükselmesi, bağlanma duygusunu ve sarılma isteğini tetikler. Bu iki hormon romantik ilişkinin alevli dönemlerinde salgılanırken eş zamanlı olarak serotonin hormonunda ise düşüş görülür. Bu düşüş obsesif- kompulsif kişilerdeki düşüş seviyesi kadar olan bir düşüştür ve bu da aşkın bir obsesyon olmasına yol açmaktadır. Kişi aşık olduğu kişiden başkasını düşünemez ve tüm hayatını ona odaklar. Böylece aşk, romantik ilişkiyi nöropsikolog Öget Öktem Tanör’ ün de belirttiği gibi ‘’gözü birbirinden başkasını görmeyen” hale getirir ve bu durum çocuk yetiştirmek için uygun değildir, bir iki yıl sonra bu düzeylerde düşüş olarak zamanla uygun hale gelir.

Özetle belirtmek gerekirse, evet aşkın gözü kördür ve aşkta sosyal mesafe olmaz!

Kaynak: Aşkın Nöral Temelleri, Öget Öktem Tanör

Hazırlayan: Uzm. Psk. Dan. & Psk. Begüm Ülker